Bursa Turu

Gölleri, ırmakları, dağları, şifalı termal suları, büyük ve verimli ovaları ve özellikle zengin bitki örtüsü ile doğa harikası bir şehir olan Bursa, Anadolu yarım adasının kuzey batısında, Uludağ’ın kuzey batı eteklerinde ve Marmara Denizi’nin güney doğusunda yer alır.

Modern bir kent özelliğini taşıyan ve Tanrının bahşettiği doğal güzelliklerle yetinmeyip sanayi ve teknolojisini dünyanın ileri ülkeleriyle eşit düzeye yükselten Bursa, 2.5 milyona yaklaşan nüfusuyla Türkiye’nin 4. büyük kentidir.

Doğuda Bilecik, Adapazarı, kuzeyde İzmit, Yalova, İstanbul ve Marmara Denizi, güneyde  Kütahya, batıda ise Balıkesir illeriyle çevrili olan Bursa; Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin mekansal ve mimari özelliklerini günümüze taşıyan bir kültür ve tarih kentidir aynı zamanda.

Bizans ve Osmanlı döneminin eşsiz eserlerinin zenginliği ile göz kamaştıran Bursa, “kültürel turizm potansiyeli” açısından İstanbul’dan sonra Türkiye’nin en önemli turizm kentlerinden biridir.

Bağrında 27 arkeolojik, 3 kentsel ve 1 doğal SİT alanı; 2000’nin üzerinde korunması gereken kültürel, tarihi ve anıtsal yapı barındıran Bursa, hemen yanı başındaki Uludağ ile Türkiye’nin en büyük kış ve doğa sporları merkezidir.

“Modern kentleşme” anlayışı ile yeniden inşa edilen Bursa; “yeşil çinilere sinen Kur’an sesiyle”, “Hıristiyan azizlerinin ilahisiyle”, “Emirsultan erguvanlarıyla”, “keşişlerin ve dervişlerin kerametleriyle” Türkiye’nin manevi başkentidir… Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış olan bu kent, sınırları içindeki “İznik” şehri ile de Hıristiyanlık âlemi için Vatikan ve Kudüs’ten sonra en önemli üçüncü kutsal merkeze ev sahipliği yapmaktadır. Ve Uludağ, diğer adıyla Olympos Dağı, Hıristiyan keşişlerinin inzivâya çekildikleri bir yerleşim birimi olarak bilinmektedir.

11.043 km²’lik bir alanı kapsayan Bursa, özellikle Osmanlı başkenti olduğu dönemde hızla gelişmiştir. Adeta Asya’nın batıya açılan kapısı konumundaki “Tarihi İpek yolu” güzergâhındaki Bursa, 15. yüzyılda dünyanın başlıca ticaret, sanayi ve kültür kentlerinden biri haline gelmiştir. Nitekim o dönemde kent nüfusunun 100 bini geçtiği görülmektedir.

Roma ve Bizans döneminde olduğu gibi Osmanlılarda da saray entrikalarından usanmış aydınların başlarını dinleyebileceği bir “inziva yeri” olan Bursa, bu yönüyle bir “sürgün” ve “göçmen kenti”dir de. Bu özelliklerinden dolayı aynı zamanda bir “hoşgörü diyarı”dır Bursa…

Doğal zenginlikler, yeşil doku; yaşları 100 ila 600 arasında değişen 833 anıt ağaç ve şifalı kaplıcalar gibi özelliklere sahip olmasından dolayı “Yeşil Bursa” olarak ün salan bu tarihi kent, günümüzde olduğu gibi geçmişte de birçok gezginin ve tarihçinin ilgisini çekmiştir.

1840’lı yıllarda Bursa’ya gelen Dr. Bernard, Bursa’yı şöyle anlatıyor: “Bursa, doğanın en hoş güzelliklerini sunduğu bir köşedir. İlkbaharın tazeliği ve yeşilliği, kır ve ovalarının hoşluğu, su ve havasının güzelliği insana neşe verir. Güneşin sıcaklığı karlı dağların serinliğiyle ılıklaşır. Dağ eteklerinden akan sularla kırlar ve ovalar yıkandığı için havası çok tatlıdır.”

Richard Pockocke de Bursa’da gördüğü manzarayı şöyle betimliyordu: “Ağaç ve dut ağaçlarından oluşan bu karışım, dünyanın en güzel görüntüsünü oluşturuyor.”

Carsten Niebuhr’a göre ise, “Bursa’ya doğru önünüzde verimli ovayı kucaklayan harikulade bir manzara göze çarpar.”

Ida Preiffer de, doyulmaz bir güzellik içinde olduğunu düşündüğü manzara karşısında şu itirafı yapar: “Böyle güzel görüntüleri bir de İsviçre’de görmüştüm.”

Alexander von Warsberc Bursa için şu satırları yazıyor: “Her yanı sarmaşıklar kaplamış, zamanın ve zorbalığın açtığı yaraları sanki bu canlı yeşillik örtüyor. Kaya duvarların neresinden bir toprak parçası fışkırmışsa orada bir gül çıkmış, defneler yeşermiş, bahçeler üremiş.”

George William’a göre Bursa, gidenler için her adımı birbirinden daha cazip bir kent: “Kent servi ağaçlarıyla dolu bir ovadan yükselir. Bağlıklar, incir ağaçları, karadutlar ve hemen her ağacın yanından her fidanın arasından bembeyaz şirin minareler yükselir. Bunların hemen üstünde ise Uludağ, uçurumlarıyla bir abidedir sanki. Anadolu’nun bu tanıdık göğünde, bu nefis gün batışı altında yolumuza devam ederken, karadut ve servilerin renk senfonisi gökyüzünün bin bir rengini damıtırlarken, kayalıklar solan ışıklar altında her dakika daha bir pembeleşiyordu. Her şey bütünüyle Şark, her şey tümüyle büyüleyici.”

Ekrem Reşit Rey’in Cumhuriyetin ilk yıllarında çizdiği Bursa manzarası da farklı değildir: “İlkbaharda (her yer) öyle bir yeşil ki, misli yoktur. Adeta parıldar. En açık yeşilden en koyusuna kadar gider, karışır ve harikulade bir levha arz eder. Bursa’ya gelir gelmez, yolcu kendisini bir kaç asır geride hisseder. En ufak bir rüzgarda hışırdayan bu nebati nehir hakiki bir nehirden daha hassastır.”

Miss Pardoe’nın Bursa’da gördükleri daha da güzeldir: “Hiç böyle güzel bir kentten geçmemiştim. Sonsuz bir biçimde uzanan ovalar, dev gibi ağaçların eteklerine yayılmışlardı. Portekiz hakkında yazdığım küçük eserimde, oradaki yabani çiçeklerin güzelliğini anlatmıştım. Ancak burada, Anadolu yabani çiçeklerinin onları da geçtiğini anladım. Güzel çiçek fidanları, tanımsız kokulu otlar, her renk çiçek açmış ağaçlar hep yolumuzun üzerinde sıralanmışlardı. Ortası altın sarısı benekli leylak rengi laden ağaçları, kokulu kozası ile kar gibi beyaz kına ağaçları, yabani hatmi çiçeği, Avrupa’dakiler kadar saydam ve çeşitli renkte çadır çiçeği, soluk pembe ve beyaz yapraklı ebegümeci çiçeği, gök mavisi renginde ve kır papatyası büyüklüğünde firuze çiçeği, yolun yanındaki kayalıkların arasından fırlayan ve kötülükle savaşan iyilik gibi kayalıklarla çelişki içinde, olduğundan iki kat daha güzel gözüken arı kovanı çiçeği, her yaprağı sürekli olarak titrediğinden kaynanadili denilen parlak sarı bir çiçek, mis gibi kokulu eflatun renkli nişasta çiçeği, yabani güller, hanımeli ve hepsinden üstün Avrupa’da yetiştirildiğinden biraz küçük, ama soluk pembe rengini ve güzelliğini olduğu gibi koruyan aşk çiçeği ve tanımadığımız daha birçok çiçekler kırları, yolları doldurmuşlardı. Kelebekler küçüktüler. Renkleri koyuydu ve pek çoktular. Çevremizi saran kuşların türleri de değişikti.”

Von Moltke de, açık yeşil yaprakları göz alabildiğine her yanı kaplayan bereketli bir ova olarak betimlediği Bursa Ovası için, şunları yazar: “Tablonun ön tarafı ne kadar cana yakınsa, uzaklarının görünüşü de o kadar muhteşem. Çiçekteki üzümler havayı kuvvetli bir muhabbet çiçeği kokusuyla dolduruyor, buna alabildiğine yetişip azmış hanımelleriyle adını bilmediğim sarı bir çiçek de yardım ediyor. Osmanlı hükümdarlarının her iki başkentinden hangisinin, eskisinin mi, yoksa yenisinin mi, Bursa’nın mı, İstanbul’un mu yerinin daha güzel olduğunu kestirmek gerçekten çok güçtür. İnsanı büyüleyen şey, orada deniz burada karadır. Birinde tablo mavilerle ötekinde yeşillerle işlenmiştir. Asmalar muazzam ağaç gövdelerine sarılır ve dallara asılır. Oradan da tekrar yere sarkar. Beri yandan hanımelleri ve çiçekli sarmaşıklar da asmaların üzerine atılır. Spreewald’e bakan Lübenau kulesinden başka hiçbir yerde bu kadar geniş, bu kadar baştan aşağı yeşil manzara seyretmedim. Üstelik burada daha zengin bir bitki alemiyle bir ovayı sınırlandıran muhteşem dağlar da var.”
Aslında “Bursa’yı anlatmak, daha doğrusu yazmak Tanpınar’ın tekelindedir”. Bir Türk şairi ve edebiyatçısı olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yazılarında, şiirlerinde Bursa’nın tüm güzelliklerini bulmak mümkündür. Onun şiirsel anlatımıyla “Bursa’da Zaman” eşsizdir. Onun içindir ki “Tanpınar’sız “Bursa Kitabı” yazılamaz diyor ve onun mısralarıyla Bursa’nın manevi havasını teneffüs ederek sizleri “Uygarlıklar Geçidi Bursa” ile baş başa bırakıyoruz.

Yeşil Türbesini gezdik dün akşam,
Duyduk bir musikî gibi zamandan
Çinilere sinmiş Kur’an sesini…

BURSA001 BURSA002 BURSA003 BURSA004 BURSA005 BURSA006 BURSA007 BURSA008 BURSA009 BURSA010 BURSA011 BURSA012 BURSA013 BURSA014